IRKÇILIK ve KAVMİYETÇİLİK

2008-11-11 08:14:00
Kavim ve Kavmiyetçilik

      Kavim ve kavmiyetçilik düşüncesi; dil, tarih, toprak ve ırk temeli üzerine bina edilmiştir. Bu söylenilen değerler vesilesiyle kavimlerin birbirleri arasında kavmiyetçilik bağı oluşur, din ve inançtan uzak olarak birbirlerine karşı dostluk ve sevgi gösterirler. Zira kavmiyetçilik düşüncesinde din ve inancın hiçbir önemi yoktur. Üstelik kavmiyetçilik düşüncesi, din ile devlet işlerini birbirinden ayıran kafir laik sistemleri yerlerinde sabit kılıcı bir düşüncedir.

Düşüncelerini, inanç ve yaşantılarını kavmiyetçilik ilkesi üzerine bina eden ve birleştirenler için kavmiyetçilik, Allah (c.c)’tan başka ibadet ettikleri bir taguttur. Çünkü bu kimseler her türlü dostluk ve düşmanlığı, hak ve hukuku kavmiyetçilik temellerine dayandırırlar. Her kim bu kavimden ise, velevki yeryüzündeki en zalim kişi olsun, her türlü dostluk, yardım ve haklar ona verilir. Fakat her kim de bu kavimden değilse, velevki yeryüzündeki en takvalı insan olsun, ona hiç bir dostluk, yardım ve hak verilmez. Bilakis tam tersi tavır sergilenir.

Özetle kavmiyetçilik fikri, Allah (c.c)’ın haramını farz kılan, farz kıldığını haram kılan bir düşüncedir. Bu ise apaçık bir küfürdür. Bu nedenle kavmiyetçilik fikrine inanmak, onun için çalışmak, ona yardım etmek, o fikri yaymak; taguta yardım etmek ve ona inanmak demektir.

İslam dini, dostluk ve düşmanlığı inanca ve dine bağlı kılar. İslam dinine göre insanlar arasındaki üstünlük; dil, ırk, toprak ve tarihleri ne olursa olsun, ancak takva ve salih amelle olur. Zira dil, ırk, toprak ve tarih insanlar arasında üstünlük sebebi değildir.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

    “Ancak müminler kardeştir.” (Hucurat: 10)   

Müminler dilleri, ırkları, toprakları, tarihleri ne olursa olsun birbirlerinin kardeşi ve dostudurlar. Allah (c.c)’ın şu ayetlerde buyurduğu gibi:

“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır.”  (Tevbe: 71)                       

“O küfredenler, beni bırakıp da kullarımı dost edineceklerini mi sanırlar?”  (Kehf: 102)

Allah (c.c)’ın kafirleri dost edinmeyi yasak kılması, onlar kafir oldukları içindir. Bu sebeble aynı kavme tabi olmalarına rağmen kafir olan kimselere karşı düşmanlık göstermek ve dostluk göstermemek gerekir. Öyleki bu kimseler aynı aileden, aynı anne babadan olsalar bile... Kafir oldukları müddetçe onlara dostluk ve sevgi söz konusu olamaz.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Biz, müslümanlarla mücrimleri bir mi tutarız? Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz?”  (Kalem: 35)

Aynı kavim ve ırka bağlı olsalar bile müslümanla mücrim, müminle kafir hiçbir zaman eşit olamazlar.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Yoksa iman eden ve salih amel işleyenleri yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya takva sahibi kimseleri günahkar kimseler gibi mi tutacağız?”  (Sa’d: 28)

“Ey insanlar! Muhakkakki biz, sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışıp anlaşmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında sizin en üstün olanınız Allah’tan en çok korkanınızdır. Şüphesizki Allah her şeyi hakkıyla bilen ve her şeyden hakkıyla haberdar olandır.”  (Hucurat: 13)

Allah (c.c) bu ayette insanlar arasındaki üstünlüğün ancak takva ve salih amelle olduğunu bildirmiştir.

Sahih sünnette Rasulullah (s.a.s) şöyle demiştir:

“Ehli beytimin bana insanlardan daha öncelikli olduğu sanılır. Oysa öyle değildir. Benim dostlarım; hangi milletten, nereden ve kim olurlarsa olsunlar, sizden olan takva sahipleridir.”   (İbni Ebi Asım Sünnet kitabında sahih senedle rivayet etmiştir.)

Rasulullah (s.a.s) şöyle dedi:

“Arabın acemden üstünlüğü ancak takva sebebiyledir.”  (Buhari, Müslim)

Rasulullah (s.a.s) şöyle dedi:

“Ey müslümanlar! Allah (c.c) cahiliyye ayıbını ve babalarla övünmeyi giderdi. İnsanlar, ya takvalı bir mü’min ya mutsuz bir facir olurlar. Siz Adem’in oğullarısınız. Adem ise topraktan yaratıldı. Cehennem odunu olmalarına rağmen kendileriyle övünen kişileri terketmek gerekir. Böyle yapmayan kimseler burnunu pisliğe sürten bok böceğinden daha aşağı kimseler olurlar.”  (Ahmed, Ebu Davud sahih senedle.)

Rasulullah (s.a.s) şöyle dedi:

“Eğer bir adamın cahiliyenin adetlerine göre baba ve dedeleriyle övündüğünü görürseniz ona: “Babanın erkeklik organını ısır” deyin!” (Ahmed, Tirmizi sahih senedle)

Rasulullah (s.a.s) şöyle dedi:

“Kim cahiliye adeti olan kavmiyetçiliğe çağırırsa o cehennem topluluğundandır.” Bunun üzerine bir adam şöyle dedi:

“Ya Rasulallah! Namaz kılsa, oruç tutsa da mı?”

Rasulullah (s.a.s) şöyle dedi:

“Evet, namaz kılsa, oruç tutsa da böyledir! Sizler Allah (c.c)’ın sizi isimlendirdiği şeye çağırın! Allah (c.c) sizi müslüman, mümin ve Allah (c.c)’ın kulları olarak isimlendirdi. İşte siz insanları buna çağırın!” (Tergib Ve Terhib, sahih senedle)

Rasulullah (s.a.s) şöyle dedi:

“Cahiliyye adeti olan kavmiyetçiliğe çağıran bizden değildir.” (Nesei sahih senedle rivayet etti.)

İslam davasından başka her dava cahiliyye davasıdır. İman, İslam ve akide bağı dışında birleştiren her bağ cahiliye bağıdır. Bu bağı reddetmemiz ve ona buğzedip uzak durmamız gerekir.

Kavmiyetçilik hakkında söylediklerimiz, kabilecilik ve aşiretçilik hakkında da geçerlidir. Dinin hiç bir etkisi olmaksızın kabile veya aşiret sebebiyle dostluk ve düşmanlık olursa, kabile ve aşiret tagut olmuş olur. Zira kabile veya aşirete bağlı olan kimse, onların adet ve nizamlarını kabul etmiş, kafir olsa bile, dostluk ve yardımı bu kimselere yapmıştır. Oysa bu kimse kendi bağlı olduğu kabileye verdiği önem, dostluk ve yardımı, en takvalı kimseler olsalar bile, diğer kabile fertlerine vermez.

Buna göre, kabile ve onun nizamı bu kabileye bağlı olanlar için Allah (c.c)’tan başka itaat edilen bir ilah olmuştur. Çünkü kabilenin yasakladığı, İslam’da farz olsa bile yasak olur. İşte bu, büyük küfür ve şirkin ta kendisidir. Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Eğer onlara itaat ederseniz muhakkak siz müşrik olursunuz.” (En’am: 121)

Bazı kabile ve aşiretlerin dostluk şekillerinden birisi de, din ve dürüstlüklerine önem vermeksizin baba ve dedelerle övünmektir. Şüphesiz ki bu, İslam dininin yasakladığı ve uzak durulması için üzerinde ısrarla durduğu bir şeydir.

Rasulullah (s.a.s) şöyle dedi:

“Musa (a.s) zamanında iki kişi neseplerini zikretti. Birisi dedi ki: “Ben filan oğlu filanım. O da filanın oğludur, o da filanın oğludur...” Böylece dokuz göbek saydı. Bunu saydıktan sonra: “Sen kimsin?” dedi. İkinci adam şöyle dedi: “Ben İslam’ın oğlu filan oğlu filan kişiyim.” Bunun üzerine Allah (c.c) Musa (a.s)’ya şöyle vahyetti: “Ey Musa! Bu iki adama şöyle de: “Sen ey kendisini dokuz dedeye intisap eden kişi! Onların dokuzu ateştedir, sen de onların onuncususun. Ey sen kendisini cennette olan iki kişiye intisap eden kişi! Sen bunların üçüncüsüsün.”  (Ahmed, Nesei, Taberani sahih senedle rivayet etti.)

Eğer birşeye intisap edilmesi veya bir şeyin övülmesi gerekiyorsa, İslam’a intisap edilsin ve İslam’a intisap edenler övülsün!.

IRK VE IRKÇILIK

Belli bir ırkın doğal üstünlüğünü savunan teori ve görüş. Kalıtım yoluyla geçen fiziki özelliklerle kişilik, zeka ve kültür özellikleri arasında bir sebeb-sonuç bağlantısı bulunduğu inancından kaynaklanır. Tarih boyunca üstün sayılan ırkların diğer ırklar üzerinde egemenlik kurma ve sömürme girişimlerinde meşrulaştırıcı bir gerekçe olarak kullanıldı. Toplumlar arasındaki birlik ve dayanışmayı yok etmesi, zulüm ve sömürüye neden olması yüzünden İslâm tarafından kesin biçimde yasaklandı.

Irkçılık, insanlık tarihi içinde uzun bir geçmişe sahiptir. Eski Yunan, Roma, Mısır toplumlarında egemen uluslar kendilerinin doğal üstünlüklerine inanırlar, kendilerinden olmayan ulusları ikinci sınıf insan, dolayısıyla köle ve hizmetçi olmak üzere yaratılmış topluluklar olarak değerlendirirlerdi. İsrailoğulları gibi kimi toplumlarda ise ırkçılık dini bir nitelik kazanmıştı. Kendilerinin seçilmiş ulus olduklarına inanan israiloğulları, İslâm'ın tebliğ edildiği dönemde, sırf kendi uluslarından olmadığı için Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliğini kabul etmemişlerdi .

Uzun geçmişine rağmen ırkçılık sosyal bir teori olarak ondokuzuncu yüzyıl da sistemleşti. Irkçılığın altın çağı kabul edilen bu yüzyılda kendisi ırkçı olmamakla birlikte Charles Darwin'in biyolojik evrim kuramı, sözde bilimsel ırkçılığın gelişmesine temel oluşturdu. Sosyal Darwincilik insan soyunun zaman içinde çeşitli evrim aşamalarından geçtiğini, Avrupalı beyaz ırkın insanın toplumsal evriminin en üst aşamasını temsil ettiğini savundu. Gobineau, beyaz ırkın üstünlüğünü, beyazlar içinde de ârî ırkın en yüksek medeniyet seviyesine ulaştığını öne sürdü. Gobineau'nun izleyicilerinden İngiliz asıllı Houston Stevvart Chamberlain, Almanya'da uzun boylu, açık tenli ve uzun kafalı Tötonların üstün ırk olduğunu, Yahudilerin fiziksel olarak Tötonlardan kolayca ayırt edilmeseler de manevi açıdan olanlardan geri olduklarını savundu.

Gobineau ve Chamberlain'in görüşleri, başta Nietzche olmak üzere Max Weber, Werner Sombart gibi düşünürlerce beslenerek Almanya'da Nazi ırkçılığının temelini oluşturdu. Adolf Hitler siyaset felsefesinin ırkçılık yönünü "bilimsel" temellerini bu düşünürlerden aldı. Nazi ırkçılığı bütün çelişki ve tutarsızlıklarına rağmen Almanları birleştirmekte, yenilmez olduklarına inandırmakta, ekonomik sömürüyü ve köle emeğini meşrulaştırmakta, halkı savaşa yöneltmekte başlıca etken oldu ve Nazizmin Alman halkı üzerinde kurduğu egemenliğinin temel öğesini meydana getirdi.

Nazizmden farklı biçimde de olsa, Avrupa uluslarının sömürgecilik hareketlerinde haksız ve insanlık dışı eylemleri meşrulaştırmakta ırkçı görüşler başlıca etken oldu. İspanyollar Amerika'ya geldiklerinde Yerlilere karşı izledikleri yayılmacı ve saldırgan politikalarını, Yerlilerin İspanyollardan farklı oldukları, kendileriyle aynı anlamda insan bile sayılamayacaklarını öne süren ırkçı teorilere dayandırdılar, topraklarını ellerinden aldıkları Yerlilere insan gibi davranmanın gerekmediğini öne sürdüler. Thomas Carlyle, James A. Froude, Charles Kingsley ve özellikle Rudyard Kipling'in yazılarında ısrarla işlenen "beyaz adamın misyonu" düşüncesi de sömürgecilik döneminde ırkçılığı meşrulaştırıcı ve sömürgeciliği yüceltici bir işlev gördü. Bu düşünceye göre beyaz Avrupalı öteki ırklara medeniyet götürüyor, dolayısıyla insanlığa hizmet ediyordu. Başta İngiliz, Fransız ve Portekizliler olmak üzere Avrupalı tüm sömürgeciler Asya'da, Afrika'da, Hindistan ve Uzak Doğuda sömürgeleştirme faaliyetlerini bu sözde "medenileştirme" görevlerine dayandırıyorlardı. ABD'de ise ırkçılık önceleri katliam ölçüsünde Yerlilere, daha sonra da Siyahlara yöneldi. Günümüzde ırkçılıktan belli ölçüde bir uzaklaşma eğiliminden söz edilse de başta ABD olmak üzere tam Avrupa ülkelerinde varlığını sürdürmekte; özellikle ırk ayırımının yasal olarak sürdüğü Güney Afrika ile İsrail'de en katı ve acımasız biçimiyle egemenliğini yürütmektedir.

İslâm, zulüm ve sömürüye yol açan tüm inanç ve düşünceler gibi ırkçılığı da yasaklamıştır. Kur'an ırkların aynı kökten geldiklerini ifade ederek, üstünlük iddialarının temelsizliğini ortaya koymuştur. Tüm insanlar ve uluslar Hz. Adem (a.s) ile eşi Havva'dan yaratılmıştır. İnsan toplumunun ırklara, kabilelere ayrılması da onların tanışmaları ve yardımlaşmaları amacına bağlıdır. Zulüm ve sömürüye neden olacak kalıtımsal bir üstünlük söz konusu değildir. İnsanların ve toplumların iyilik ve üstünlükleri yalnızca inançlarına, yaşama biçimlerine bağlıdır, Allah'ın emirlerine uyma, yasaklarından kaçınma konusundaki titizliklerinden kaynaklanır (el-Hucurat, 49/13).

İslâm'a göre ırk öğesi insanlara doğal bir üstünlük sağlamadığı gibi medenî bir toplumun oluşmasında da temel etken değildir. Medenî bir toplum, hayvanlar gibi iç güdüleriyle birlikte yaşayan insanlardan değil, özgür iradeleriyle seçtikleri inanç ve idealler çevresinde toplanan insanlardan oluşur. Bu nedenle İslâm toplumu İslâm'ı bir din, bir hayat düzen ve biçimi olarak benimseyen insanların oluşturduğu toplumdur. Belirleyici tek etkenin inanç olduğu bu toplumun oluşmasında başka hiçbir maddi ya da manevi etkenin katkısı yoktur. Aynı akide çevresinde birleşen insanlar, kan bağları olmasa da kardeştirler (el-Hucurât, 49/10). Buna karşılık, aynı inancın paylaşılmaması durumunda, baba oğul arasında bile bir yakınlıktan söz edilemez. İman etmediği için babasının çağrısına uymayan Hz. Nuh'un oğlu onun ailesinden sayılamaz (Hud, l l/46). Aynı inancı paylaşan müminler küfrü tercih etmeleri durumunda ne babalarını, ne de kardeşlerini veli edinebilirler (et- Tevbe, 9/23). Hiçbir mümin, babası, oğlu, kardeşi ya da diğer bir yakını da olsa, Allah'a ve Peygamberine düşman olan kimseye sevgi besleyemez (el-Mücadele. 58/22).

Hz. Peygamber (s.a.s)'de câhilî bir âdet olan ırkçılığı sık sık gündeme getirerek eleştirmiş ve yasaklamıştır. Veda haccı sırasında, Veda Hutbesi olarak bilinen ünlü konuşmasında Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın Araba, beyaz renklinin siyaha, siyah renklinin beyaza bir üstünlüğü olmadığını, üstünlüğün yalnızca takva ile olduğunu ilan etmiştir. Mekke'nin fethinde, Kabe'yi tavaf ettikten sonra yaptığı konuşmada Hz. Peygamber (s.a.s) aynı gerçeği şöyle dile getirmiştir: "Sizden câhiliyye ayıplarını ve büyüklenmesini gideren Allah'a hamd olsun. Ey insanlar, tüm insanlar iki gruba ayrılırlar. Bir grup iyilik yapan, iyi olan ve kötülükten sakınanlardır ki bunlar Allah nazarında değerli olan kimselerdir. ikinci grup ise günahkar ve isyankar olanlardır ki bunlar da Allah nazarında değersiz olanlardır. Yoksa insanların hepsi Adem'in çocuklarıdır; Allah Adem'i de topraktan yaratmıştır." Irk üstünlüğü düşüncesinin temelsizliği başka bir hadiste de şöyle ortaya konur "Hepiniz Adem'in oğullarısınız, Adem de topraktan yaratılmıştır. İnsanlar babaları ve dedeleri ile övünmekten vazgeçsinler. Çünkü onlar Allah nazarında küçük bir karıncadan daha değersizdirler" (Tirmizi Tefsir sure, 49).

Hz. Peygamber (s.a.s) insanların aynı kökten geldiklerini ve üstünlüğün yalnız takva ile ölçülebileceğini belirtmekle yetinmeyerek Allah'ın insanları ırklarına göre değerlendirmeyeceğini de ısrarla vurgular. Bir hadislerinde "Allah kıyamet günü sizin soyunuzdan-sopunuzdan sormayacaktır. Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız kötülüklerden en çok sakınanınızdır." buyurmuştur. Aynı anlam diğer bir hadiste de şöyle dile getirilir: "Allah sizin mallarınıza ve şekillerinize bakmaz; fakat O sizin kalblerinize ve amellerinize bakar (Müslim, Birr, 33; İbn Mâce, Zühd, 9). Bütün bu gerçek ve uyarılar karşısında ırkçılık davası güden kişinin müslümanlık iddiasının bir anlamı yoktur. Hz. Peygamber (s.a.s), "ırkçılık davasına kalkışan bizden değildir, ırkçılık üzerine savaşa girişen de bizden değildir". (Müslim, İmare, 53, 54, 57) buyurarak böyle bir kişinin yerini tesbit etmiştir.

İslâm, getirdiği evrensel kardeşlik ilkesi ile Cahiliyye döneminde şiddetle hüküm süren ırkçılık adetini ezip yok etti. Kendilerini soylu ve üstün gören Mekke aristokratlarının zulüm ve baskılarına rağmen İslâm, Romalı Süheyb, Habeşli Bilal ve İranlı Selman gibi aşağılanan insanların çabalarıyla başarıya ulaşarak evrensel bir toplum oluşturdu. Ne yazık ki Emeviler döneminde İslam egemenliğinin yerini alan saltanatla birlikte birçok cahiliye adeti gibi ırkçılık da yeniden canlandı. Arap olmayan müslümanlar tümden mevali sayılıyor, Kureyş dışındaki Araplar bile küçümseniyordu. Emevilerin sürdürdüğü ırkçı politika kısa zamanda Arap olmayan müslümanlar arasında da ırkçı eğilimlerin ortaya çıkmasına neden oldu. Özellikle Farslar ve Türkler arasında başlayan bu eğilim giderek Şuubiye olarak anılan ırkçı, ulusalcı hareketlere dönüştü. Emevilerin yıkılmasında önemli bir etken olan Şuubiye hareketi Abbasiler döneminde etkisini yitirmekle birlikte bütünüyle yok olmadı.

Irkçılık eğilimleri İslâm dünyasında ondokuzuncu yüzyılın sonlarında yeniden canlanmaya başladı. Batılı devletlerin Osmanlı Devletinin parçalama planlarının bir parçası olarak canlandırmaya çalıştıkları bu düşünce, İttihad ve Terakki yönetiminin benimsediği ırkçı politikaların da etkisiyle ayrılıkçı hareketleri besledi. Osmanlı Devletinin parçalanmasından sonra oluşan birçok yeni devlet gibi Türkiye Cumhuriyeti de ırkçılıktan önemli ölçüde etkilendi. Yeni devletin özellikle dil ve kültür politikalarında etkili olan ırkçı eğilimler zamanla Türkçülük, Turancılık adıyla bilinen bağımsız bir politik hareket haline geldi. Bu hareket çeşitli parti ve örgütler içinde varlığını günümüzde de sürdürmektedir.

Ahmet ÖZALP
Şamil İ.A.

0
0
0
Yorum Yaz